Bir Melankoliğin Günlüğünden Kareler 11:Taşlaşmış Muhteva

Bu sonbaharın benim sonbaharım olması için yine çok dua etmiştim hala da ediyorum.Fakat yine şansım yok sanırım yine sonbahar beni biraz daha öldürme hayalinde.Ben onu ne kadar çok sevsem de onu beklesem de onu özlesem de sonbahar beni alıp yavaş yavaş öldürmenin özleminde.
Ben sonbaharı hep kimsem yok bari bir mevsimim olsun sevdasında kokladım.Belki de bu yüzden bir sonbahar gününde bu dünyaya baktım.Kader varsa yani inandığım kader,alnıma ilmek ilmek hüzünle işlenilen kader,ben buna inanıyorum.
Kendime inanmasam da o kadere inanıyorum,içimden atamadığım,içimde kurutamadığım hüznüme inanıyorum,güze inanıyorum beni öldürme özleminde olan güze.
Havalar soğumaya başladı ama bu kış soğuğu değil daha böyle ılık ılık sizi saran bir soğuk.Ankara soğuğu,en sevdiğim soğuk bu,ev soğuğu,insanın içine sıcak sıcak işleyen bir soğuk.Belki de Ankara'ya da inanıyorum bu yüzden ondan gitmeyi asla istemiyorum başka yerde nefes alabilir miyim bilmiyorum,beni saklasınlar Ankara'ya,bu güvenli soğuğun yerini hiçbir şey,hiç kimse dolduramaz bende,belki de doldurduğu vakitte giderim Ankara'dan kim bilir...
Otobüste ikinci sıradaki koltuklardan cam kenarına geçip kıvrılıp,kendi içime saklanıp yolları izlemeyi o kadar çok özledim ki bu aralar,o tıkanan trafikleri,delicesine gözümden kaybolan arabalar içindeki insanları,duraklardaki yorgun kalabalıkları,bilmiyorum sanki yollara,virajlara bırakıyorum ben içimdeki hüznü sanki onlar anlıyor beni,kalabalık oluyor bir anda içim bilmediğim bir kalabalık.
Taa kendimi bildim bileli yollar sevdi beni her zaman cam kenarındaki o koltuk sarıp sarmaladı.Belki de alnımdaki ilmeklerden biri bu idi.Cam kenarındaki sevgi...
Bir cam kenarı beni sevdi.O sevdiği içinde ben hep ona saklandım,yola kıvrıldım.
Eylül bitti Ekim geldi.Eylül benim için önemliydi,benim sonbaharımın ilk gecesiydi heyecanla beklediğim benim sonbaharımın...
Önce sarardım,sararmak benim için sorun değildi tıpkı yapraklar gibi önce sararıp solmak sonra da savrulmak ve yok olmak...
İnsan doğası,insan canı ne korkak savrulmaktan korktum.Sararmamak uğruna,dallarıma sarılmak adına günlerce ağladım.
İçimi gösteren,bildiren şeyleri hiç sevmedim ben onlardan da korktum.Korkmakta haklı olduğumu gördüm.İçimden korkmam gerektiğini gördüm bir karanlık odada.
Baktılar içime güzelce.
Taşlaşmış muhteva...
Taşlaşmış...
Dünyaya baktığım günden itibaren canımı yakan herkesi,her şeyi yaktım,yok ettim,yendim bir kendimi yenemedim dedim.Ben böyle kaldım.Bütün o taşları bir bir kırdım,ellerim ile kırdım.
Kırdım da...
Ben taşlaştım.
Ağrın var mı dediler bana.
Yok dedim.Dediler ki ağrı eşiğin çok yüksek o zaman ne şanslısın.
Dedim ki çok yaktılar beni çok acıttılar beni şimdi dışarıdan atılan taşların acısından içimdeki taş ağrıtmıyor beni.Şans mı peki bu şans mı dedim.Bunları onları izlerken dedim.
Hüzün karaciğere yasakmış.Güldüm.Ben hüzünsüz nefes almadım ki...
Şimdi diyorlar ki bırak hüznü,kederi.
Yıllarca dediler ki bana dışarıdaki taşlar,sen yapamazsın,sen ziyansın.
Yıllarca onları kırıp yok etmeye uğraştım ellerimi kanata kanata,onları kıra kıra geldim.
Geldim de içimi taş eyledim.
Kendimi çok fazla hissediyorum bu dünyaya,buraya…
Çocukken çok korktuğumda kendimi saklardım yatağıma,gömerdim yastığıma,şimdi yine korkuyorum fakat bu sefer ne kendimi saklayabiliyorum ne de gömebiliyorum.Bu canımı o kadar çok yakıyor ki.Beni acıtıyor ki içimdeki taştan daha fazla hem de.
Düşünmeyecekmişim öyle beni sevmiyorlar,beni istemiyorlar diye.Güldürmeyin dedim.Doğruyu biliyoruz.
Kimse beni sevsin diye beklemedim,buna inanmadım asla birinin,birilerinin,bir şeyin bana tutunmasına,bana taş atmamasına.
Hayatım boyunca her nefesimde yaralanarak,kanayarak uyandım günlere.
Ve şimdi o kadar yorgun,o kadar kırgın ve yılgın hissediyorum ki kendimi.Bütün o savaştıklarım ellerimde paramparça sanki.Bölük pörçük aklım ve yüreğim.
Fazla bir dileğim,isteğim yoktu benim,açılan ve izi kalan tüm yaralarımdan kaçabileceğim bir yer bir gönül bekliyordum.Hiçbir taş ve taş atanım anlayamazdı bu isteğimi.
Şimdi hem o istek hem de yaralarım kaldı içimde…
Taşlaşmış muhteva…
Böyle dedi doktor direkt o karanlık odada çocuk yüreğim öyle korktu ki baktım yüce göklere o karanlık odadan belki uyanırım,belki kötü bir rüyadır,belki kaçırır beni o yüce gökler diye.
Benim içime giden bütün yollarım kapalıyken birileri bir damar yolu açıp içime yürüdüler.
Ne kolaydı bir sarılığı iyileştirmek ne kolaydı bir mikrobu öldürmek…
Oysa ne yüreğim iyileşti ne de taş atanlarım öldü.
Çocukken mutluydum ben ayrıca.Anneannem bakardı bana,açmalar,paskalyalar,Perşembe pazarından güzel kokulu muzlar,iki tur binilen o otobüsler,gidilen parklar,sallanan salıncaklar…
Şimdi elimde hiçbiri kalmadı.Bana dediler ki al taşını bağrına bas.
Bir melankolik olarak fazla fazla üzüldüm,süzüldüm bu olanlardan ötürü.
Dokunmasın kimse artık bana.
Taş atmasın kimse artık bana.
Çünkü yer kalmadı bende açılacak herhangi bir yaraya.
Tek dileğim,insanlardan,yaralardan kaçmak,saklanmak,belki bir gün mutlu olmak…
Mutlu olmak…
Ekim geçiyor 19 oluyor bedenim.Bir yıl daha acı,bitmeyen acı,dinmeyen sızı hangisini derseniz,deyin.
Özlemle bekliyorum güzel bir 19’u.Taşlaşmadan gelir umarım.

Diyeceklerim sadece bu kadar,yorgunum,uyumak istiyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tık Tık…/29.

Bir Melankoliğin Günlüğünden Kareler 38: Tahammülojik

Nice senelere anne.